13 Temmuz 2009 Pazartesi

Eski Bir Hikaye: Thanatos

Sanırım 2 ya da 2,5 sene önce falan yazdığım, sonunu getiremediğim bir hikaye. Aslında hikayeden çok, bir taslak denebilir. Sözde daha sonra geliştirecektim, değiştirecektim...

Şu an bana ne kadar da uzak... Artık sonunu getirmem mümkün değil, çünkü yazarı sanki ben değildim.

Fakat sonuna kadar okuyup devamını merak edebilecekler için, anlatıcının son sözünün "devam" olmasına karar verdiğimi belirtmek isterim en azından..

Buyrun:

......

- Üç yaşındaki çocuğuyla eşini ortada bıraktı! Böyle bir şey yapmaya hakkı var mıydı yani?

- Eğer kendisinde böyle bir hak yoksa, nereden edinmeli bu hakkı söyler misiniz bana?

Savaşlar bitti.. Dünya Altın Çağ’da.. En ateşli tartışmalar ve anlaşmazlıklar, felsefi konularla alevleniyor artık.. Bilimin her soruya cevabı var.. İki konu hariç: Yaşam ve ölüm..

Huzurlu bir hayat.. Hep bunun için çalışmadık mı? Peki şimdi ne istiyoruz? Ölmek.. Kendi sandalyelerine tekme atan cellatlar, o kadar çoğaldılar ki.. Bir zamanların ünlü psikanalistlerinden birinin ismini koyduğu ölüm içgüdüsü, şu günlerde artık, evrimde bizim en büyük silahımız olan hayatta kalma içgüdüsünü yenmiş durumda..

Arkadaşlarımın aksine, ben Özgür’ün yaptığını haksız bulmuyorum. İntiharlar bu kadar çoğalmışken, neden bu duruma alışamıyorlar anlamıyorum. Her yeni sistem ne kadar iyi işliyor olursa olsun, kendi yıkım tohumlarını da yanında getiriyor.

Fakat bu tohum, daha iyi amaçlar için kullanılmalı. Ve ben bunun için bir şeyler yapmalıyım..

- Ne demek nereden edinmeli bu hakkı? İyice saçmalıyorsun..

- Saçmalamıyorum. Dünyaya gelmesini kim sağladıysa ona sormadan, karısının ve çocuğunun da öfkesi onun üzerine olmalı.

- Güldürme beni.. Neyi kastediyorsun, yıllar önce ona hayat veren anne ve babasına mı kızmalılar? Bu işin suçu onlara mı kalmalı? Zaten ölü olan iki insan mı sorumlu olmalı Özgür’ün ortada kalan ailesinden?

- Hayır, ben daha yetkili bir merciyi kastediyorum. Tanrıyı...

Hayatta sahip olmayı istediğim her şeye sahibim. Güzel ve iyi anlaştığım bir karım, bir erkek ve bir kız çocuğum, en son model arabam, itibarlı bir işim, ve muhteşem malikanem... Kendime yeni bir amaç edinmezsem hayatta, ben de Thanatos’a yenik düşeceğim, hissediyorum...

**********************

Beş ay içinde grubumuza katılmak için, dünyanın dört bir yanından yüz elli binden fazla kişi başvurdu. Açıkçası en başlarda, bu kadar büyük miktarda katılım olacağını ben bile düşünmemiştim. Fakat merak ediyorum, bu insanlar gerçekten grubumuzun asıl amacına hizmet etmek adına mı katılıyorlar, yoksa zaten kaçınılmaz sonlarının bu olduğunu bildiklerinden, en azından, yaptıklarını biraz olsun meşrulaştırmak adına mı?

Henüz bilmedikleri bir yerde, bilmedikleri bir zamanda ölmeyi kabul eden bu insanlar... Toplu intihar... İyi bir organizasyon olmalı. Düşünmeliyim.

Bu bir isyan. Başarıya ulaştığında, büyük bir devrim olacak.

Aslında düşününce, bu insanların bir bilinmezlik içinde ölmeyi kabul etmeleri, yaşamın sonunda ölümün nereden ve ne zaman geleceğini bilmeden yaşamayı kabul etmeleriyle eşdeğer. En azından, bu şekilde bildikleri bir amaçları var.

Asıl merak ettiğim şey ise, tanrının buna bir dur deyip demeyeceği..

***************************************************

İlk ekip, gitti.. Zor anlar yaşadık.. İknacılar, intihar edeceklerin ailelerini ikna etmekte oldukça zorlandı.. Gözyaşları, yalvarışlar.. Ve potasyum siyanür...

Sanırım gideceklerin gözlerini bağlamasaydık ve kulaklarına tıkaç takmasaydık, plan yürümeyebilirdi.. İnsanlar, yaratılışlarının üzerinden geçen binlerce yıla rağmen, hala ölümü kabullenemiyorlar.. Bu çok garip..

Azınlıkların tepkileri var bir de.. Hala İslamiyet’e ve Katolik mezhebine bağlı olan bu bir avuç insanın, bizleri amacımızdan döndürmelerine izin vermeyeceğim..

Karım, beni desteklediğini söylüyor.. Fakat gözlerinde ve sesinde, korku ve endişe var.. “Acaba bu işin sonunda o da gidecek mi” diye düşünüyor, biliyorum..

Çocuklara bir şey anlatmıyoruz.. Zaten anlatsak da anlayabilecek yaşta değiller.. O yüzden karım ve Sibot, çocukları İnterzon’dan olabildiğince uzak tutmaya çalışıyor..

Ancak henüz beklediğim yerden bir ses yok.. Öyleyse, plana devam..

********************************************************

- Efendim, bence artık görüşmemizin vakti geldi de geçiyor. Yamalar işe yaramıyor. İşler iyice çığırından çıkmadan bu işi halletmeliyiz.

- Haklısın. Yardımcını uygun bir vakitte o kaçık herifle görüşmek üzere gönder.

- Peki efendim. Özel bir kılık altında mı gönderelim, yoksa kendisi olarak mı görüşsün?

- Hayır hayır. Kılık değiştirmesine gerek yok. Onun ayarlarıyla oynansın. Bu adam madem bu kadar hevesli ilahi güçlerle görüşmeye, o zaman durumun ağırlığını da taşımaya çalışsın bakalım.

**********************************************************************

Vücudumundaki bütün tüylerin elektriklendiğini hissedebiliyorum. Sesler derinden ve ekolu geliyor. Gözlerim kararıyor. Ayakta durmakta zorlanıyorum. Tahrik oluyorum... Sıcak...

Bu ses... Neredeyim? Niye bu kadar karanlık? Kıpırdamak istiyorum. Olmuyor...

- Sesime odaklan. Nefes al.

Ne diyorsa yapıyorum. Elimde olmadan, ne dediyse oluyor. Sadece kim olduğumu biliyorum artık. Gerisi, muamma.

- Büyütülecek bir şey yok. Sadece ortak bir frekansta buluşabilmemiz için bu ayarı yapmam gerekiyor. Sakin ol.

Ses beynimin içinde. Beynimin içinden soruyorum:

- Kimsin? Sonunda geldin mi?

- Senin anlayabileceğin dilde, sistem yöneticisi yardımcısıyım diyelim.

- Demek seni yolladı...


- Tabii ki! Kendisini bekliyordun biliyorum ama bu kadar kibirli olman doğru değil. Asıl konumuza gelirsek, şunu söylemek üzere gönderildim, yaptığın şey bütün sistemi çökertmek üzere. Bunca zamanın emeğini boşa harcamak üzeresin. O, hala başarabileceğinize inanıyor ekibin çoğunluğunun düşüncesinin aksine.


- Başarmak mı? Ne demek istiyorsun? Neyi?


- Gönüllüler
... Kibir abideleri Gönüllüler... Hiç bir şey hatırlamıyorsunuz değil mi? Ah evet, çünkü siz böyle olsun istediniz! O kadar emindiniz ki kendinizden... Evrenlere gönderilirken en ufak bir ipucunun hafızanızda kalmasına gerek duymadınız.

- Hiç bir şey anlamıyorum...


- Ve sen... En sonunda sisteme bir darbe indirmeyi başardın. Fakat görev başarısız oldu. Pes ettiniz. Görevden çıkmak adına, intihar etmeye başladınız.


- Görev mi? Neydi görevimiz? Bir amacımız mı vardı buraya gönderilirken?


- Bu koskoca evrenin bir amaç uğruna değil de öylesine yaratıldığını mı düşünüyorsunuz gerçekten? Hem kibirli hem de aptalsınız. Sistem Kurucu’nun aklını çeldiniz deli saçması fikrinizle. O kadar sıkılmıştı ki yarattığı şeyin boşluğundan, tek düzeliğinden, hemen kabul etti bu fikri yaşlı Sistem Kurucu. Ve siz Gönüllüler, sonradan kendilerine bir sürü farklı isim takacak olanlar... Bir bilinmeze doğru gitmeyi kabul ettiniz... Tıpkı senin tarikatına katılıp intihar etmeyi kabul eden çatlaklar gibi, anlıyor musun? Kendinizi ispatlamak adına, hangi evrene düşeceğinizi, ne kadar zamanınız olduğunu bile bilmeden (ki bu da görevin sizin deyiminizle heyecan arttırıcı rastgele modlarından biriydi), ayrıldınız ana sistemden. Hiç bir şey bilmeden, hatırlamadan, geri dönüş yolunu bulacağınızı iddia ediyordunuz. Sistem Kurucu da böylece sistemdeki açıkları tespit edebilecekti. Ama onun sistemi kusursuzdu, biliyordum.

Sonra evreni şekillendirmeye başladınız. Kendi oyununuzu yaratmaya başladınız, ki sonradan tam bir kaosa dönüştü düzeniniz. Nihai amacınız için uğraşmaktan vazgeçtiniz. Bazı dönemlerde bunu size hatırlatmaya çalışanlar oldu, fakat siz onlara kulaklarınızı tıkadınız. Düzen oluşturmak adına masallar uydurup, bir de kendi uydurduğunuz bu şeylere inandınız. Geri dönmek istemiyordunuz belki de artık. O yüzden uzun yaşamanın sırlarını (yani bir bakıma oyuna hile sokmayı) keşfettiniz. Daha da kötüsü, hatta en kötüsü, birbirinizi ve kendinizi oyundan zamanından önce çıkarmaya başladınız. Belirlenen zamandan önce geri dönüşe geçen Gönüllüler’in çoğu, Boşluk’ta yollarını kaybettiler. Onları ana sisteme geri almak ne kadar zor oluyor bilemezsin. Ve şimdi senin yaptığın şey, Boşluk’ta binlerce Gönüllü’nün kaybolmasına sebep oluyor. Buna benzer bir kaosu en son Üçüncü Dünya Savaşı dediğiniz saçmalık sırasında yaşamıştı sistem. Bu gidişle hepsini kurtarmamız mümkün olmayacak. O yüzden buna bir son vermeni istiyoruz. Ve tabii ki bu duyduklarını kimseye anlatmamanı...

- Aklım çok karıştı. Görev... Oyun... Gönüllüler... Sistem... Masallar... Neden anlatmamalıyım?


- Eğer anlatırsan görev bitti demektir... Bunu sen istiyorsun belki ama, Sistem Kurucu sizlere bir şans daha vermek istiyor. Çünkü işin gerçeği şu ki, direnen bir tek sizin evreniniz kaldı. Diğer hepsinde oyun bitti. Açık bulabilen Gönüllü çıkmadı henüz. Şimdi her şey senin kararına bağlı... Tamam mı, devam mı?


.......................................................................................



İknacılar: Hikayenin geçtiği zaman ait polis teşkilatı denebilir. Tabii ki daha insancıllar.
Sibot: Robot-insan karışımı ev yardımcılarının genel adı.
İnterzon: Hikayenin geçtiği zamanın popüler "televizyon" benzeri makinesi. Hologram modunda görüntü veriyor.

Hiç yorum yok: